..
Aşk Hikayeleri ..
Aşkımın tarifi
Sana nasıl anlatsam
bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine
çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil
kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de
kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum.
Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar
yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki
kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz
konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım.
Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte.
Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün
kainata haykırmak istiyorum seni seviyorum!!
Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız
senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni
sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha
güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı
çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...
Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir
yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun.
Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da
ben olmak istiyorum zirvede tek ben; ben ve sen...
Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp
götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni
sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem
tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle
ölüme bile varım..!
Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez
oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım,
geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim
kısacası her şeyim her şeyimsin...
Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur.
Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve
senden izler var.
Seni seviyorum ,seni seviyorum,seni seviyorum,seni
seviyorum,seni seviyorum...
Acele karar verme
köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama
kral bile onu kıskanırmış...öyle dillere destan bir
beyaz atı varmış ki, kral bu at için ihtiyara nerdeyse
hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya
yanaşmamış.. "bu at, bir at değil benim için; bir dost,
insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar
ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "seni
ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları
belliydi.krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler
gibi yaşardın.şimdi ne paran var, ne de atın"
demişler...ihtiyar: "karar vermek için acele etmeyin"
demiş."sadece at kayıp" deyin, "çünkü gerçek bu.ondan
ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.atımın
kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu
henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir
başlangıç.arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.aradan 15
gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...meğer
çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.dönerken de,
vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.bunu gören
köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."babalık"
demişler, "sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir
talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için,
şimdi bir at sürün var.." "karar vermek için gene acele
ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "sadece atın geri döndüğünü
söyleyin.bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne
getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.birinci
cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında
nasıl fikir yürütebilirsiniz?" köylüler bu defa açıkçn
ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "bu herif
sahiden gerzek" diye geçirmişler...bir hafta geçmeden,
vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu
attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden
oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene
gelmişler ihtiyara."bir kez daha haklı çıktın" demişler.
"bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.şimdi
eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.
İhtiyar "siz erken karar verme hastalığına
tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."o kadar acele etmeyin.
Oğlum bacağını kırdı.gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz
karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük
parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size
asla bildirilmez." birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat
büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli
silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen
görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün
gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü
savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "gene haklı olduğun
kanıtlandı" demişler. "oğlunun bacağı kırık ama hiç
değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye
dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik
değil, şansmış meğer..." "siz erken karar vermeye devam
edin" demiş, ihtiyar. "oysa ne olacağını kimseler
bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum
yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin
talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece allah
biliyor."
lao tzu, öyküsünü şu nasihatla
tamamlamış:
"acele karar vermeyin.hayatın küçük
bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten
kaçının. Karar; aklın durması halidir.karar verdiniz mi,
akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.buna
rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme
halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.oysa
gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.bir
kapı kapanırken, başkası açılır.bir hedefe ulaşırsınız
ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu
görürsünüz."
Acılar
zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun
keserken çalı arasında bir yılana
raslamis. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını
vurmak üzereyken bir an
göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa-
yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan
da duygulanmış, dile gelmiş.ey insanoğlu, sen bana
kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.bir kör
kuyuya dalmış ve kaybolmuş.
Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve
oduncuya uzatmış.
"bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira
vereceğim."
oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş.
Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil.herkes
sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun
düzeldiğini zannetmiş.yıllar boyu her gün o kör kuyunun
başına gitmiş, yılan ile bulusmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun
başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa
alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına
çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan
sana altın verecek"
demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış,
sonra ortaya çıkmış.
Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de
kuyuya inip bir altın
getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek
olduğunu görünce hırsa kapılmış, kimbilir daha ne kadar
altın var kuyudan içeride demiş....hırsla yılanı
öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın
kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı
sokmuş ve öldürmüş.
Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice
endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa
kalkmış.
Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o
arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..
Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası
oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan
yaralı...
Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş.
Tekrar dost olalım
demiş...
Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...sende
bu evlat acısı..bende de bu kuyruk acısı varken biz
artık dost olamayız.
Aşkımın tarifi
sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek
şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle
bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne
seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum.
Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık
düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin
ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük
düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile
seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok
sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi
dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata
haykırmak istiyorum seni seviyorum!!
Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız
senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni
sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha
güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı
çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...
Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir
yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun.
Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da
ben olmak istiyorum zirvede tek ben; ben ve sen...
Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp
götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni
sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem
tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle
ölüme bile varım..!
Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez
oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım,
geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim
kısacası her şeyim her şeyimsin...
Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur.
Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve
senden izler var.
Seni seviyorum ,seni seviyorum,seni seviyorum,seni
seviyorum,seni seviyorum...
Aşk adamı
Sevdanın ne olduğunu asla
anlayamayacağını düşünürdü. Sevmek neydi açıklamak
isterdi ama olmazdı yapamazdı. Ve her seferinde sevgiyi
anlatmaya çalışıp da beceremeyince öyle bir şeyin
olmadığına inanırdı.her aşık oluşunda şiirler yazardı
sevgililerine-gerçi onlara sevgili denilmezdi çünkü o
hep platonik aşklar yaşardı. Aşkın somut bir şey
olmadığının farkına çocukken varamazdı. Bir insan neden
illa birini istesin ki diye düşünürdü. Hele bir erkek
eğer kendisin çılgınca seven bir kadın varsa neden
başkasını bulmak için uğraşsındı.
Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı
ama sonradan acı bir şekilde öğrenecekti otla bok
arasındaki farkı. Aşkı sakızlardan çıkan yazılarda
tanımaya başlamıştı ve öğrendiği ilk ingilizce kelime
‘love’ olmuştu. ‘love is...’ diye başlayan bütün
cümleleri okumaktı amacı. Yaşıtları gibi çıkartma veya
araba resmi için değil aşkın ne olduğunu öğrenmek için
sakız alırdı. Sonradan pişman olmayacaktı belki ama aşkı
yanlış tanıdığını gözyaşlarını silerken anlayacaktı.
Aşk vardı elbet artık bunu anlayacak kadar büyümüştü ve
artık gerçek aşklar yaşıyordu. Şiirler yazıyordu
geceleri,defterlerinin her tarafına aşık olduğu kişinin
adını yazıyordu. Onu görebilmek için sınıf kapısında
bekliyordu ve soğuklara aldırmadan her teneffüs
sevgilinin gözlerini arıyordu. Aşk neydi belki bunu
açıklayamazdı ama soranlara verecek bir cevabı olurdu
her zaman aklının bir yerinde. Yıllardır tanıdığı ve
sadece arkadaş olarak gördüğü kişinin diğer arkadaşları
arasında özel bir yer kaplamaya başlamasını hissederdi.
Sadece ona şiirler yazardı,onunla ilgili hayaller
kurardı geceleri bunalım şarkıları dinlerken. Söylediği
her kelimeyi onun duyacağını düşünerek söylerdi ve saçma
sapan yalanlar söylerdi sırf muhabbet olsun diye.
Sevgilinin saçları ve gözleri süslerdi şiirlerini ve
sonra yavaşlardı aşkın şiddeti. Aşkı bir dağa tırmanmaya
benzetirdi her zaman. Önce hızla tırmanırsın,soluğun
kesilmeye başlar,gün geçtikçe üşürsün ve gittikçe
yavaşlayarak zirveye varırsın. Sonra farkına bile
varmadan yuvarlanırsın oradan,yeni bir dağa tırmanmak
için ayakların aşağıya kayar ve işte yeni bir dağ...
Sonra aşkı biterdi-yani o öyle hissederdi. Yazdığı
şiirleri,karşılıksız mektupları okurdu ve gülerdi. O
zamanlar ne kadar aptal olduğunu düşünürdü. Bir zamanlar
aşk için ölmeli diyen adam o değildi sanki. Aşkı sıradan
bir şey gibi görürdü. Ta ki bir başka göz büyüleyene
kadar onu. O zaman unuturdu her şeyi. Hani yazdığı
şiirler kara saçlı kara kaşlı sevgiliye? Yoklar ,yerini
çoktan mavi gözlerin derinliğine bırakılmış yazılar alır
daha sonra belki de yeşil bir göz kim bilir. Ve tekrar
inanmaya başlar aşk için ölme fikrine. Ve o aşkı da
biter öncekiler gibi ve o yine sevmeyi unutur ve tekrar
sevdalara yelken açar bu böyle sürüp gider.
O hep platonik sever. Sever de söyleyemez yazdığı
şiirleri kimi zaman okur ama asla ona yazdığını
söyleyemez. Her aşık oluşunda mucizeler bekler yani hep
o’nu bekler. Saatlerce fal bakar seviyor mu sevmiyor mu
diye ve hep seviyor çıkar-zaten sevmiyor çıksa da
inanmaz. Ama o bu düşüncelere dalıp sabahı getirince ve
o’nu başka ellerde görünce içinden kağıtları yırtmak
gelir. Ama bir sonraki sefere inanmak için kaldırır bir
kenara. Hep şarkılar söyler;öyle sıradan şarkılar değil
aşk şarkıları sevgiliye söylenmek istenen aşk şarkıları.
Aşkı hep dağa benzetir ya, bir dağdan inip ötekine
tırmanmaya başlayınca bazen dönüp bakar tırmanmış olduğu
dağlara ve ne kadar heybetli olduklarını düşünür. Asla
zirvede kalamamıştır ve hep tırmanacağı en yüksek
zirveden inmeyeceğini düşünür. Hayatı boyunca belki de
on kez o dağı en büyük dağ sanacak ama her seferinde
yanılacak. Ve bir gün ölmeden anlayamayacak hangisi en
büyük sevdası,hangisi en güzel aşkı.
Dostlarla paylaşacak acılarını, o’nu başka kollarda
görmekten gocunmadığını söyleyecek ama içinde hep aynı
şarkı çalacak ‘seni kimler aldı kimler öpüyor seni’
diyecek ebediyen ve o her zaman yalnız aşık rolünü
üstlenecek baş rolünü oynadığı bu oyunun. Acı acı
sövecek kimi zaman rüzgara kimi zamanda kendi
tiyatrosunun senaristi olamayışına... Ve her seferinde
aşkını başka ellerde görünce balonunu elinden kaçıran
bir çocuk gibi ağlayacaktı ve her aşık oluşunda kumdan
kaleler yapacaktı ve sonra insafsız aşıklarca
yıkılacaktı. O’nu tanıdığındaysa çok geç olacaktı...
Aşk gider acısı
kalır
Aşk için bahar.tehlike
her yerdedir...vuruluverirsin hiç ummadığın birine.ama
öyle çarpar ki kalbin, duracak gibi aldatır
seni.bahardan sonra yaz gelir...hepimiz biliriz, sabun
köpüğü gibidir yaz aşkları.bence öyle basit değil.henüz
silinmedi hiçbirinin yarası benden.aşk gitti ama acısını
bıraktı, iz kaldı.güz aşkları mevsimine dönünce dönence,
pencereye sinmiş insanlar gelir gözümün önüne.ve yavaş
yavaş görünürler etrafta.kimi yaza girerken terk ettiği
aşkını, kimi yaz aşkını düşünür.kimi ayrılık planlar ama
hala yüreği yanar.kimi terk edilmişliği sindirmeye
çalışır.çok azdır taze aşk yakalayan. Sanki bir doğum
öncesi ölüm gibidir.sonra kış gelir.kimi yüzsüzler yazın
hiç aldatmamış gibi eski sevgilisine döner;kimi sadıklar
kavuşur...kimi yalnızdır, kimi yorgun...o yorgunlar için
kış uykusu başlar...belki de taze baharlara, taze
aşklara enerji depolarlar...aşk dört mevsimdir herkesin
sözlüğünde.ama nedense bana bu anlattıklarımı
çağrıştırmaz.saçmaladım belki de bir paragraf boyu.yalan
attım.aslında doğru olsalar bile yalanlardı çünkü,
hissetmediklerimi yazdım.ezbere konuştum.aşk , kelimesi
içimde gebe olduğum bir kelimedir.her duyuşumda doğum
sancısı çeker, doğuramam.ama gözlerimin önüne o
gelir.sadece bir bakışına karın ağrıları, suyla
yatışmalar.bir tebessüme ömür bulmak.itiraf.saatler
süren telefon konuşmaları.ilk duygular, çocuksu
güzellikler.ve sonra..... Nefessiz kalmacasına
ağlamalar.ızdırap çığlıkları...kış..kış..kış.....
Azap....ve sonunda doğan gün....hemen her mevsim aşık
olmuşumdur birilerine....hatta sonbaharda bile...ama
onca ufaklı büyüklü sevda içinde, böylesine derinde var
olan,böyle yaktı mı iz bırakan, bu kadar çaresiz
bırakan,bu kadar arzu illetine hasta eden, bu kadar
dizginsiz, sorgusuz,başına buyruk, acımasız, bu kadar
bugünsüz sevda görmedim.ve işte hiç biri böyle koyup,
böyle yıkıp gitmedi.ondan önce hiç biri içimden bir şey
götürmemişti.ondan sonrası zaten götüremez çünkü,
götürülecek bir şey kalmadı..işte o insan, beni aşka
karşı böyle kelimesiz böyle hayretli, böyle çaresiz,
isteksiz bırakıp gitti..şimdi ben nefretten bile aciz
isem bana bir şeyler borçlu.içimden söküp aldığı bir
şeyleri.bana beni borçlu.herkesi seven o sersem
yüreğimi..benden alıp kaçtığı o masum kızı borçlu.bana
bir dün, birde yarın borçlu.benim ne günahım vardı da
aşk için üç kelime etmekten aciz kalacaktım.benim ne
günahım vardı da her mevsim başka meyve yemek varken
iştahsız kalacaktım.yoktu elbet günahım..onunda yoktu ya..öfkem
susmama engel...ama ikimizin de suçu yoktu...suçlu
yoktu..benim mevsimim sonbaharsa, yaza, kışa, bahara
dönmez...benim gibilerin nasibi pencere önüne sinip,
mazide yaşamak,kendinle kanlı bıçaklı düellolar
yapmak...kendinle savaşmak , hırpalamak...yaptığının
farkına varıp ,bir de üstüne onun için cezalandırmaktır.
Aşkın hikayesi
Bir zamanlar, bütün
duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
mutluluk, üzüntü, bilgi ve tüm diğerleri, aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber
verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için
sandallarını hazırlamışlar.aşk, adada en sona kalan
duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek
istemiş.ada neredeyse battığı zaman, aşk yardım istemeye
karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde,
geçmekteymiş.aşk, "zenginlik, beni de yanına alır
mısın?" diye sormuş.zenginlik, "hayır, alamam.teknemde
çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok."
demiş.aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki kibir'den
yardım istemiş. "kibir, lütfen bana yardım et!", kibir
"sana yardım edemem, aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi
mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü
yakınlardaymış ve aşk yardım istemiş: "üzüntü, seninle
geleyim." üzüntü "of, aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız
kalmaya ihtiyacım var." mutluluk da aşk'ın yanından
geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki aşk'ın çağrısını
duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "gel aşk! Seni
yanıma alacağım..."bu aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına
alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir
kara parçasına vardıklarında, aşk'a yardım eden yoluna
devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden aşk,
bilgi'ye sormuş: "bana yardım eden kimdi?" bilgi "o,
zaman'dı" diye cevap vermiş. "zaman mı? Neden bana
yardım etti ki?" diye sormuş aşk. Bilgi gülümsemiş:
"çünkü sadece zaman aşk'ın ne kadar büyük olduğunu
anlayabilir"
Aşkta yarın
yoktur sevgili
Aşk bu dünyanın
ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır,
yaban bir ağrıdır. Gelir ve içimizdeki o çok eski bir
şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar.
Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler,
randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur.
Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka
ışığa teslim olur...aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman
ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru
işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle
buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem
dışındadır dünyanın, hem de ortasında. Hindistan'da ganj
nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri
de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir
sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak
yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki,
ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine
de...aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi
yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban
ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha
yakınızdır, inan...kim demişti hatırlamıyorum, aşk
varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu
yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda,
gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece
şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır,
insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp,
içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına
ortak olsunlar diye...aşk çok eski bir şeydir sevgili.
Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz
insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik
babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün
bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya,
o yaban ağrıya... İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa
kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini
anlatamaz, evlere kapanır...bazen denizler, kıyılar
çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok
eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez
aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle
yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın
yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...işte
şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa
kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler,
kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının
korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim
korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi,
umutsuzluğumuzu...birazdan sabah olacak...para,
tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş,
anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim
için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili.
Birbirimizi kandırmayalım...hadi güne hazırlan.
Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği
büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel,
o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir
an çok üşüyecek, sonra geçecek...
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili...
Aşkımızı
öldürmeyelim
Geçen gün işten eve dönerken,genellikle kitap okuduğum
halde o gün canım kitap okumak istemedi ve bende camdan
dışarı bakmaya başladım, aslında gördüklerim hep
aynıydı,tanıdık evler,tanıdık ağaçlar ve
dükkanlar...sonra birden yoldan gecen araçların içine
bakmaya başladım.aslında onlarda tanıdıktı aracın
içindeki insanlar genellikle yola bakıyorlardı ve birden
bir şey fark ettim. Yanımdan geçen araçların içindeki
insanların çoğu sadece dışarıya bakıyordu, şoför
koltuğunda oturan adam sola bakarken yanındaki kadın da
sağa bakıyordu, arka koltukta da, ya çocuk ya da eşyalar
oluyordu ve bu insanların yaşları orta yaş civarıydı
yani evliydiler ya da uzun süredir birlikteydiler, diğer
taraftan birbirlerine bakarak ve konuşarak seyahat
edenlerin ise ya flört eden ya da nişanlı belki de yeni
evli çiftler olduğu anlaşılıyordu. İşte o an kafamda bir
şimşek çaktı ve o günden sonra kitap okumayı bırakıp hep
yolda yanımdan geçenlere bakarak tahmin etmeye çalıştım,
kimler evli ya da uzun süreli beraberlik yaşıyor, kimler
daha işin başında. Lütfen sizde yoldayken bir bakın,
seyahat ederken önüne ya da camdan dışarı bakarak
gidenlerin çoğu evli, ama konuşarak ve birbirlerine
bakarak gidenlerin çoğu bekar ve işin daha çok başında.
O zaman anladım ki, aşkı evlilik öldürmüyor aşkı uzun
süreli beraberlikler ve yaşanan monoton heyecansız
birliktelikler öldürüyor, işte o zaman kendi
beraberliğime dışarıdan bakmaya çalıştım ve ne gördüm
dersiniz. Hayatın akışına kapılmış, evden işe, işten eve
koşuşturan, hayatında yeni hiç bir heyecanı olmayan ve
çok uzun süredir gerçekten dolu dolu sohbet etmeyen,
sadece çocuktan, işten ve sıkıntılardan konuşan, akşam
yemekten sonra televizyon karşısına geçen ve kanepede
(ayrı ayrı kanepelerde) uzanan bir çift gördüm. O gün
kapıldığım dehşeti anlatmam oldukça güç, bize ne
olmuştu, her şeyi unuttuğumuz, beraber olabilmek için
bütün zorluklarına katlandığımız beraberliğimize ne
olmuştu? Yaşadığımız heyecan nereye gitmişti? Nasıl
bitmişti ve biz farkına varamamıştık? Sonra çevreme
baktım ve diğer çiftlerinde bizim gibi olduğunu
gördüm.işin komik yanı insanlar bu hale gelirken, fark
etmiyorlardı ve başkasının hayatının bu hale geldiğini
anlattığınızda "vah vah" diyorlardı, oysa onlarda aynı
durumdaydılar, sadece öyle bir şey yokmuş gibi
davranıyorlardı. Herkes bir başkasının hayatına imrenir,
internet te chatleşerek kaybettiği bu heyecanı bulmaya
çalışır bir hale gelmişti. Birden eşimin de evdeyken
çoğu zaman nete girdiğini fark ettim,ve gördüm ki ben
onu ve aynı şekilde o beni sadece eşi olarak görmeye
başlamıştı, işte o gün bu gidişe bir dur demeye karar
verdim. Ama ne yapabilirdim, bununla ilgili dergilerde
pek çok yazı olduğunu fark ettim, itiraf etmeliyim
yapılan önerilerin pek çoğu uygulamada problem olan
maddelerdi, ayrıca onları yaparsam başkasının elbisesini
giymiş gibi olacaktım,ben kendi çözümlerimi bulmak
istiyordum. Onlarında verdiği öğütleri baz
alarak,oturdum ve kendimce bir acil durum planı çıkardım
ve uygulamaya başladım. Öncelikle eşimle birlikte
çocuğumuz olmadan baş başa yemeğe çıktık, itiraf
ediyorum ilk denememiz biraz zor oldu, çünkü eskisi gibi
konuşacak konu bolluğu yoktu, işten güçten ve çocuktan
bahsetmemeye karar vermiştik, evde daha az tv seyretmeye
onun yerine müzik eşliğinde sohbetler yapmaya başladık
ve en önemlisi birbirimize karşı çok açık olduk,
sohbetten sıkılan bunu diğerini kırmadan söylüyordu,
aramızda zorlama olmamasına dikkat ettik. Baş başa
sinemaya gittik ve bunu yıllar sonra yaptığımızı fark
ettik, birbirimize telefondan mesajlar çektik, içimizden
geldiği an ve geldiği gibi olmasına özen gösterdik ve
birbirimiz için kendimize özen gösterdik, hafta sonları
ben eşofmanlarımı üzerimden çıkardım, daha özenli
giyindim, tıpkı flört ederken eşimin beni ziyarete
geldiği günlerdeki gibi, eşimde hafta sonları tıraş
oldu, daha özenli giyindi, deniz kıyısında hafta sonu
yürüyüşleri yaptık,pamuk helva yedik ve sohbet ettik.
Kısacası, eşimi sadece eşim olarak değil, sevdiğimiz
insan olarak görmeyi ve onu yeniden sevmeyi öğrendim, bu
gün ondan bir gün ayrı kalsam, eşimi yeniden özlüyorum,
onunla küçük kaçamaklar yapmayı dört gözle bekliyorum ve
artık eşim internette chat yapacaksa benimde yanında
olmamı istiyor ve nete çok daha az giriyor .bunları niye
yazdığıma gelince, hiç bir şey için geç olmadığını
düşünüyorum, birlikte olduğumuz kişinin değerini onu
kaybetmeden fark etmeliyiz diye düşünüyorum ve kendimizi
hayatın akışına kaptırıp sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.
Bir aşk öyküsü
Moses mendelssohn hiç
yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının
yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses
mendelssohn, günün birinde hamburg'da yaşayan bir
işadamını ziyarete gitti. İşadamının, frumtje adında çok
güzel bir kızı vardı. Moses,bu güzel kıza umutsuz bir
aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden
ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık
vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu. Ayrılma zamanı
geldiğinde moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı
ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma
girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine
olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini
bile düşündü. Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne
bakmamaktaki direnci, moses'ı çok üzdü.güçlükle
başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel
kıza bir soru sordu: "evliliklerin kutsal bir özelliği
olduğuna inanır mısınız?" dedi "elbette" diyerek
yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp
moses'ın yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru
sordu: "peki ya siz?"dedi."siz inanır mısınız buna?"
moses bir an bile duraksamadı: "evet,ben de inanırım"
dedi ve ekledi: "biliyor musunuz? Her erkek çocuğu
doğduğunda tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim
doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana
'senin karın kambur olacak' demiş.o zaman ben bir
istekte bulunmuşum tanrı'dan. Tanrım, kambur bir kadın
bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve
onu güzel bir kadın yap' demişim." moses' ın bu
sözlerinden sonra frumtje gözlerini yerden kaldırdı,
onun gözlerinin içine baktı ve elini uzaatıp, moses' ın
elini tuttu.ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu. Bu
anlattığımız bir "peri masalı" değil, ünlü alman besteci
mendelssohn'un büyükbabası ile büyükannesinin
evlenmelerinin öyküsüdür.
Yılbaşı hediyesi
Tam bir dolar seksen yedi
senti vardı. O kadar, ne bir sent eksik, ne bir sent
fazla!.. Bunun da altmış senti penniden ibaret
ufaklıktı. Bu pennileri teker teker bakkal, kasap,
manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında
satıcıların cimrilik isnatları karşısında utancından
kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della paraları üç
defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar! Halbuki
ertesi gün yılbaşı'ydı.
Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra
hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle
yaptı.
Della'nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı
bir apartman! Tasvire değer bir hali yok. Tam bir
fakirhane!
Aşağıda antrede, içine tek bir zarf sığdırmaya imkan
olmayan bir mektup kutusu ile ölümlü bir elin asla
çaldıramayacağı bir zil vardı. Kapıda da "mr. James
dillingham young" ismini taşıyan bir kart asılı idi.
Mr. James dillingham eve geldiği vakit size evvelce
della diye takdim ettiğimiz karısı kendisine "jim" diye
hitap eder, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.
Gözyaşları dindikten sonra della eline bir ponpon alarak
yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o
kasvetli arka avlusundaki bulut rengi bir parmaklık
üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal
seyretti. Ertesi günü yılbaşı'ydı. Jim'e bir hediye
alabilecek yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu
pennileri aylardan beri birer birer biriktirmişti.
Halbuki şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu.
Haftada yirmi dolara pek bir şey yapmaya imkan yoktu.
Masraf umduğundan fazlaya çıkıyordu. Zaten her zaman
öyle olur!.. Şimdi jim'e hediye alacak yalnız bir dolar
seksen yedi senti vardı. Sevgili jim'ine güzel bir şey
almak hususunda hülyalar kurarak bir çok mesut anlar
yaşamıştı. Güzel, nadir, parlak bir şey, jim'e ait olmak
şerefi ile az çok mütenasip bir hediye.
Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı.
Gözleri pırıl pırıl yanıyordu, ama yirmi saniye içinde
rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine
döktü.
James dillingham young ailesi'nin iftihar ettikleri iki
şeyleri vardı. Birisi jim'in babasından intikal eden ve
aslında büyük babasına ait olan altın saat, diğeri ise
della'nın saçları idi. Apartmanın hava deliğinin karşı
tarafında saba melikesi otursaydı della, kraliçenin
mücevherlerini kıymetten düşürmek kastiyle, o güzel
saçlarını pencereden dışarı sarkıtırdı. Hazreti süleyman
apartmanın kapıcısı olsa ve bütün servetini,
elmaslarını, bodrumda bulundursaydı, jim ihtiyarı
Kıskandırıp hasetle sakalını kaşıttırmak için önünden
her geçişinde cebindeki saati çekip bakar gibi yaparak
gösterirdi.
Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi
parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve
bir elbise gibi vücudunu örttü. Bununla beraber della,
saçlarının uzun müddet böyle kalmasına müsaade etmedi.
Sinirli ellerle hemen topladı. Bir aralık bir an için
durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri
dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.
Della, gözlerinin yaşı kurumadan kahverengi ceketini
kapıp aynı renkteki şapkasını başına geçirdiği gibi,
eteklerini savurarak kapıdan fırladı. Merdivenleri inip
sokağa çıktı.
"mm. Sofronie. Her nevi saç levazımı" ibaresini taşıyan
bir tabelanın önünde durdu. Bir hamlede kendini yukarıda
buldu. İriyarı, süt beyaz, soğuk bir kadın olan madam
sofronie'ye nefes nefese:
- saçlarımı alır mısınız? Diye sordu.
Madam:
- saç alırım ama şapkanı çıkar da bir bakalım, cevabını
verdi. Della altın renkli, çağlayana benzeyen saçlarını
döküverdi.
Madam, saçları pişkin bir alıcı eli ile bir yokladıktan
sonra.
- yirmi dolar, dedi.
Della:
- peki. Derhal, cevabını verdi.
Ondan sonraki iki saati pembe bir bulut üstünde uçar
gibi sevinçle nasıl geçirdiğini bilmiyordu. Edebiyat
bertaraf, jim için istediği hediyeyi bulmak arzusu ile
dükkanların altını üstüne getiriyordu.
Nihayet bulabildi. Hasseten jim için yapılmış bir şey?
Dükkan dükkan gezmiş, hiçbirinde buna benzer bir şey
görmemişti. Platin bir saat zinciri. Kıymeti, fazla
gösterişli süslerde değil, deseninin sadeliğinde ve
kibarlığında idi.
Bütün iyi şeyler böyle olmalıdır. Zincir jim'in o
emsalsiz saatine layık derecede güzeldi. Della ilk
nazarda kararını verdi. Zincir tıpkı jim gibi idi.
Gösterişsiz, fakat kıymetli. Kocasını da, zinciri de
aynı şekilde tarif etmek mümkündü, yirmibir dolar verdi.
Bu zinciri taktıktan sonra jim artık, saatine nerede
olsa bakabilir, daha doğrusu bakmaya heveslenebilirdi.
Halbuki, şimdi o emsalsiz saate, bir kayışa asılı
olduğundan hep gizleyerek bakıyordu.
Eve avdet ettikten sonra della'nın sarhoşluğu biraz
geçti. Aklı başına gelerek ihtiyatlı hareket etmeyi
düşündü. Saç maşalarını çıkartarak hava gazını yaktı. Ve
aşkla cömertliğin birleşmesinden doğan tahribatı tamire
koyuldu. Sayın dostlar, burun kıvırıp geçmeyin. Bu her
zaman muazzam bir iştir. Müthiş bir iş!.
Kırk dakika zarfında saçları mektep kaçağı bir çocuk
kafası gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Della aynadaki aksini
tenkitçi bir nazarla uzun uzadıya dikkatle seyretti.
Kendi kendine:
- jim bu halimi görüp de beni ilk bakışta öldürmezse
iyi. Tiyatro kızlarına benzetecek ama ne yapayım. Bir
dolar seksen yedi sentle ne alınabilirdi ki, dedi.
Yedi buçukta kahve pişirilmişti. Tava da sobanın
arkasına yerleştirilerek ısıtılmış olan pirzolaları
kızartmak üzere hazırlanmıştı.
Jim, hiç geç kalmazdı. Della zinciri avucuna alarak
kapının yanındaki masanın başına oturdu. Kocasının,
merdivenlerin ilk basamağındaki ayak seslerini duyunca
bembeyaz oldu. Gündelik, en basit şeyleri için dua
etmeyi adet etmişti.
- büyük allahım! Yalvarırım sana, ne olur, saçlarımı
beğendir, diye mırıldandı.
Jim kapıyı açtı ve içeri girip arkasından kapadı. Zayıf
ve pek ciddi bir hali vardı. Zavallı henüz yirmi iki
yaşında, aile yükü taşıyordu. Yeni bir pardesüye
ihtiyacı vardı, ellerinde eldiven yoktu.
Odaya koku almış bir av köpeği gibi etrafına kayıtsız
bir halde bakınarak girdi. Gözleri della'ya dikilmişti.
Della bu dik nazarların manasını anlamayarak korktu. Bu
nazarlar ne hayret, ne hiddet, ne dehşet, ne
beğenmemezlik, yani genç kadının hazırlandığı hislerden
hiçbirini ifade etmiyordu. Jim, yüzünde o garip ifade
ile nazarlarını karısına dikmiş sadece bakıyordu.
Della masanın yanından kıvrılarak yaklaştı.
- jim, şekerim ne olursun öyle bakma, diye yalvardı.
Saçımı kesip sattım.yılbaşı'nı
sana hediye almadan geçiremezdim, ölürdüm. Ne olacak
yine büyür. Affediyorsun değil mi? Ne yapayım başka
çarem yoktu. Saçlarım çabuk büyür. Unutalım bunu, haydi
jim, şekerim. Yeni yılın kutlu olsun de de barışalım. Ne
güzel ne hoş bir hediye aldığımı tasavvur edemezsin,
dedi.
Jim zihnini yoracak kadar düşünüp taşındığı halde bir
türlü anlayamamış gibi yavaş yavaş:
- saçını mı kestin, dedi.
Della:
- kesip sattım. Bu halimi beğenmedin mi? Eskisi kadar
sevmedin mi? Saçsız da yine aynı insan değil miyim, diye
yalvardı.
Jim etrafına şaşkın şaşkın baktı. Nihayet aptallaşmış
gibi:
- saçımı kestim mi dedin, diye cevap verdi.
Della:
- evet, kesip sattım diyorum, diye izah etti. Yavrucuğum
bu akşam yılbaşı! Beni mazur gör, affet. Senin uğruna
gitti, deyip ciddi bir tatlılıkla:
- saçlarımın tellerini saymak belki mümkündür ama sana
olan sevgimi ölçmek imkansızdır. Şekerim, pirzolaları
ateşe koyalım mı? Diye sordu.
Jim, daldığı rüyadan uyanır gibi oldu. Della'cığını
kollarına aldı, pardesünün cebinden bir paket çıkararak
masanın üstüne attı.
- dellacığım, aldanıyorsun. Saçını nasıl kesersen kes,
hiç fark etmez. Sana olan sevgimde hiç değişiklik
yapmaz. Paketi açarsan birdenbire neden afalladığımı
anlarsın, dedi.
Della beyaz parmakları ile kağıdı yırtarak ipleri
kopararak paketi açtı. Açmasıyle feryadı basması bir
oldu.
Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
Paketten della'nın broodway'de bir vitrinde görüp uzun
müddettir arzuladığı taraklar çıkmıştı. Kaplumbağa
kabuğundan yapılmış elmas kenarlı o güzel taraklar işte
önündeydi. Renkleri de saçlarına ne kadar uyuyordu.
Pahalı olduklarını bildiğinden hiç ümide kapılmadan
beğenmiş ve arzulamıştı. Hiç beklemediği olmuştu. Ama ne
çare ki pek tamah ettiği bu canım tarakları süsleyecek
lüleler gitmişti.
Della nihayet kendini toplayarak kocasının getirdiği
hediyeleri bağrına bastı. Gülümseyerek kocasına baktı.
- şekerim, saçım pek çabuk uzar, deyip tüyleri tutuşan
bir kedi gibi yerinden fırlayarak:
- ay unutuyordum, diye bağırdı.
Jim alınan güzel hediyeyi görmemişti. Della avucunu
açarak sevinçle kocasına uzattı. Bu kıymetli, fakat
donuk maden genç kadının ruhundaki ateşin aksi ile
parlar gibi oldu.
- şekerim, güzel değil mi? Bütün şehri altüst ettikten
sonra bulabildim. Saatini ver bakalım nasıl yakışacak,
dedi.
Jim, della'nın dediğini yapacak yerde kendini sedire
attı. Ellerini başının arkasına koyarak gülmeye başladı.
- della sevgilim, hediyelerimizi bir kenara koyup bir
müddet saklayalım. Bugünkü halimize uygun değil. Biraz
fazla. Tarakları almak için saati sattım. Pirzolaları
koy bakalım ateşe, dedi.